Cemal Akkuş'un yazısının tamamı şu şekilde:
1. Giriş: "Zafer
Sonrası" Dönemde Suriye'nin Dönüşümü ve Yeni Yapılanma
2011 Mart ayında Dera'da başlayan halk hareketlerinin
on beş yılı aşkın bir süreye yayılan evrimi, uzun, sancılı ve belirsiz bir
zaman diliminden sonra 2026 yılı itibarıyla Suriye'yi tarihsel bir kırılma
noktasına taşımış bulunmaktadır. Beşar Esed rejiminin Şam'daki otoritesini
kaybetmesi, askeri muhalefetin İdlib'den başlayan ve başkente ulaşan stratejik
yürüyüşü ve başta ABD’nin bölgeden çekilme kararı olmak
üzere uluslararası güç dengelerinin yeniden şekillenmesi, "Yeni
Suriye" kavramını teorik bir tartışma olmaktan çıkarıp sahadaki somut bir
gerçekliğe dönüştürmüştür. Sahadan elde edilen veriler, bu yeni dönemin sadece
askeri bir zafer değil, aynı zamanda sosyolojik ve idari bir "yeniden
kuruluş" süreci olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu süreçte, Suriye'nin demografik ve siyasi omurgasını
oluşturan unsurların statüsü yeniden tanımlanmaktadır. Bu raporun temel odak
noktası, yüzyılı aşkın süredir "azınlık" psikolojisine itilmiş,
asimilasyon politikalarıyla erozyona uğratılmış Suriye Türkmenlerinin, yeni
anayasal düzende "Asli Kurucu Unsur" olarak konumlanmasının
gerekliliğidir. Bu gereklilik, sadece Türkmen toplumunun tarihsel haklarıyla
sınırlı bir talep değil, Suriye'nin toprak bütünlüğünün, iç barışının ve
Türkiye'nin güney jeopolitiğinin teminatı olan stratejik bir zorunluluktur.
2. Şara Dönemi ve "Devlet Aklı"nın
İnşası: Siyasal Doktrin Analizi
2024 yılının sonlarından itibaren sinyalleri verilen
ve 2026 başında somutlaşan en kritik gelişme, muhalif liderliğin yönetim
paradigmasındaki köklü değişimdir. Ahmed eş-Şara'nın, 2024 Aralık ayında
yaptığı "Suriye'yi yönetmek için devrimci zihniyetten devletçi zihniyete geçilmesi
ve sürdürülebilir istikrarın sağlanması" yönündeki açıklaması, yeni
dönemin manifestosu niteliğindedir. Bu doktrin, silahlı grupların yerel
otoritelerine dayalı parçalı yapının sonlandırılarak, kurumsal, hiyerarşik ve
bürokratik bir devlet mekanizmasının inşasını öngörmektedir.
Bu geçiş sürecinin en büyük destekçisi ise Türkiye
olmuştur. Yapılan tüm iç siyasi eleştiriler ve temkinli yaklaşımlara rağmen
olması gereken olmuş ve sosyolojik ve tarihsel gerçekliğe uygun bir yapılanma
süreci yaşanır hale gelmiştir. Ortadoğu’da vekalet savaşlarının sonlandırılması
kararı, ABD’nin stratejik olarak sahadan çekilme zorunluluğu, Kürtler adına
hareket iddiasındaki yapıların uluslararası terör örgütü olduklarının açık bir
şekilde orta çıkması ve devlet bilincine erişmekten çok uzak olduklarının
açıkça görülmesi bugünün gerçekliğini oluşturan temel unsurlardır.
Geçtiğimiz günlerde Ahmed eş-Şara tarafından
yayınlanan ve Kürt halkının haklarını güvence altına alan kararname, Yeni
Suriye'nin iç barış stratejisinin en belirgin hamlesidir. Şara'nın,
"Ey Kürt halkımız, Selahaddin'in torunları" hitabı, basit bir retorik
değil, bilinçli bir tarihsel-teolojik referanstır.
Bu bildirinin stratejik kodları şunlardır:
Etnik Milliyetçiliğin İslamileştirilmesi: Şara,
Kürtleri PKK/PYD'nin seküler-Marksist ideolojisinden koparmak için
"Selahaddin Eyyubi" metaforunu kullanmaktadır. Bu, Kürtleri
"ayrılıkçı bir unsur" olmaktan çıkarıp, İslam medeniyetinin ve ortak
vatanın "kurucu ve koruyucu unsuru" olarak tanımlama girişimidir.
Baas Mirasının Reddi: "Bir
Arabın bir Kürde üstünlüğü yoktur" sözü, Baas rejiminin on yıllardır
sürdürdüğü şovenist Arap milliyetçiliği politikalarının resmen
sonlandırıldığını ilan etmektedir.
Hukuki Güvence ve Ademi Merkeziyetçilik: Kürtlerin
haklarının "yasayla güvence altına alınması" ve federalizm yerine
"ademi merkeziyetçilik" vurgusu, devletin üniter yapısı içinde yerel
özerkliklerin tanınacağı hibrit bir modele işaret etmektedir.
Bu bildiri, Türkmen siyasi aklı için hayati bir emsal
teşkil etmektedir. Eğer sistem, Kürt kimliğini "Selahaddin"
referansıyla onurlandırıp hukuki güvenceye alıyorsa; Suriye'nin kurucu unsuru
olan Türkmenlerin de "Selçuklu Atabeyleri, Nureddin Zengi veya Osmanlı
bakiyesi" olarak, benzer ve hatta daha ileri düzeyde bir statüyle tanımlanması
bir lütuf değil, stratejik bir simetridir. Kürtlere "ayrılık dışında her
şeyin masada olduğu" bir ortamda, Türkmenlerin hak taleplerinin
"azınlık hakları" çerçevesine sıkıştırılması kabul edilemez.
3. Jeopolitik Temizlik: SDG'nin Tasfiyesi ve Fırat'ın
Doğusunda Yeni Güvenlik Mimarisi
Suriye'nin kuzeydoğusunda ABD desteğiyle varlığını
sürdüren PKK (SDG), 2025 yılının ikinci yarısından itibaren
sürdürülemez bir jeopolitik baskı altına girmiştir. Türkiye'nin kararlı askeri
duruşu ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Ağustos 2025'teki "ağır
silahların teslimi ve yabancı savaşçıların ihracı" konusundaki ültimatomu,
sürecin katalizörü olmuştur.
18 Ocak 2026'da ilan edilen ateşkes ve SDG'nin Suriye
ulusal ordusuna entegre olmayı kabul etmesi, "Rojava Projesi"nin
fiilen ve hukuken sonu anlamına gelmektedir. SDG'nin petrol ve doğalgaz
sahaları ile gümrük kapılarını merkezi hükümete devretmesi, örgütün ekonomik
özerkliğini yitirmesine ve devletleşme iddiasının çökmesine neden olmuştur.
ABD'nin örgütle stratejik anlaşmasının sona erdiğini ilan etmesi ise
sürece son noktayı koymuştur.
SDG'nin tasfiyesi, özellikle Rakka, Tel Abyad,
Resulayn ve Menbiç hattındaki Türkmen varlığı için hayati bir
gelişmedir. Saha gözlemleri, SDG/PYD/PKK işgali altındaki bölgelerde Türkmenlerin
maruz kaldığı asimilasyonu çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Özellikle
Karakeçili aşiretine mensup bazı ailelerin, baskı ve manipülasyon sonucu
kendilerini Kürt zanneder hale gelmesi, SDG'nin sadece askeri bir işgal değil,
kültürel bir soykırım aracı olduğunu göstermektedir.
Yeni Dönem Stratejisi:
Mülkiyet Restorasyonu: SDG
tarafından el konulan Türkmen arazilerinin, köylerinin ve işletmelerinin iadesi
süreci, yeni kurulan hukuk komisyonlarının öncelikli gündemi olmalıdır.
Kimlik İhyası: Menbiç ve Rakka'da, SDG'nin
ideolojik endoktrinasyonuna maruz kalan genç kuşaklar için, Türk kimliğinin ve
tarihinin anlatıldığı rehabilitasyon programları devreye sokulmalıdır.
Güvenlik: Menbiç'te tespit edilen tünel ağları
ve tuzaklanan mayınlar, geri dönüşün önündeki en büyük engeldir. Bu bölgelerin
temizlenmesi ve güvenliğinin, bölgenin yerlisi olan Türkmen birliklerine
verilmesi gerekmektedir.
4. "Azınlık" Değil "Asli Kurucu
Unsur"
Uluslararası raporlarda ve Batı medyasında Suriye
Türkmenleri, genellikle marjinal bir azınlık grubu olarak gösterilmektedir.
Ancak 2025 yılında yapılan kapsamlı saha çalışmaları ve çalıştaylar, bu algının
sahadaki gerçeklikle örtüşmediğini kanıtlamaktadır. Görünür durumdaki
%13,5 - 15 oranındaki Türkmen nüfusa asimile/saklı %15-18 arası Türkmen nüfusu
da dahil ettiğinizde %30 civasında Türkmen bakiyesi bir nüfusun söz konusu
olduğu açıkça görülecektir.
"Azınlık" kavramı, uluslararası hukukta
korunma gerektiren, edilgen ve yönetilen bir grubu ifade eder. Oysa Türkmenler,
1000 yılı aşkın süredir Suriye'nin yönetici sınıfını, askeri elitini ve toprak
sahibi aristokrasisini oluşturmuştur. Yeni dönemde Türkmenlerin statüsü şu üç
temel üzerine oturmalıdır:
Kurucu Ortaklık: Türkmenler, Suriye'nin yeni
anayasasında, Araplarla birlikte devletin "kurucu ortağı" olarak
tanımlanmalıdır. Bu, sadece kültürel haklar değil, egemenliğin paylaşımı
anlamına gelir.
Siyasi Temsil Simetrisi: Sahada
Suriye Milli Ordusu'nun (SMO) ana omurgasını oluşturan Türkmenlerin, sivil
siyasette aynı ağırlıkla temsil edilmediği görülmektedir. 29 Ocak 2025 Şam
toplantısında sivil Türkmen temsilcisinin bulunmaması, ciddi bir "siyasi
temsil krizi"ne işaret etmektedir. Askeri gücün sivil bürokrasiye tahvili,
yeni dönemin en kritik görevidir.
Coğrafi Çimento: Türkmenler, Kürtler gibi belirli bir
bölgeye (Kuzeydoğu) sıkışmış değildir. Bayır-Bucak'tan Golan'a, Halep'ten Şam'a
kadar ülkenin tüm stratejik hatlarına yayılmışlardır. Bu da onları, Suriye'nin
toprak bütünlüğünün doğal garantörü ve "ulusal çimentosu"
yapmaktadır.
5. Stratejik Enstrüman Olarak Dil: Türkçe'nin
Resmi ve Eğitim Dili Olması
Eğitim ve dil politikaları, bir toplumun gelecekteki
konumunu belirleyen en önemli parametredir.
Mevcut Suriye Anayasası sadece Arapça'yı resmi dil
kabul etmektedir. Ancak Türkiye ile oluşan derin ekonomik ve sosyal
entegrasyon, bu paradigmanın değişmesini zorunlu kılmaktadır. Türkçe'nin
statüsü şu şekilde formüle edilmelidir:
Resmi Dil Statüsü: Arapça devletin birinci resmi dili
olmaya devam ederken, Türkçe, Anayasal güvence altına alınmış "Zorunlu
İkinci Eğitim Dili" olmalıdır.
Gerekçe: "Türkçe, ülkenin ekonomik
kalkınması, uluslararası entegrasyonu ve Türkiye’den geri dönecek öğrencilerin
eğitim devamlılığı için stratejik öneme sahiptir".
Uygulama: Mevcut sistemde zorunlu yabancı dil
olarak okutulan İngilizce veya Fransızca'nın yerine, Türkiye ile sınırı olan,
ticaretini Türkiye üzerinden yapan ve 1.25 milyon öğrencisi Türk eğitim
sisteminden geçmiş bir ülke için Türkçe'nin ikame edilmesi rasyonel bir
zorunluluktur.
Suriye'nin yeniden inşasında en büyük kaynak,
Türkiye'de yetişmiş insan gücüdür.
Sayısal Veriler: Türkiye'de eğitim gören ve
Türkiye'nin Suriye'de desteklediği toplam öğrenci sayısı 1.250.000 civarındadır.
Yükseköğretimde ise 65.000 öğrenci ve 18.000 YTB destekli mezun
bulunmaktadır.
Stratejik Rol: Bu 18.000 mezun (doktor, mühendis,
öğretmen), Yeni Suriye bürokrasisinin çekirdeğini oluşturmalıdır. Bu kitle,
ülkenin "yumuşak gücü" olarak seferber edilmelidir.
Denklik ve Sınavlar: Türkçe, sadece bir ders olmaktan
çıkıp, LGS/YKS benzeri merkezi sınavlarda bir seçenek ve belirleyici bir branş
haline getirilmelidir. Türkiye'den dönen öğrencilerin diplomalarının otomatik
denkliği sağlanmalıdır.
Halep dışındaki bölgelerde (Hama, Humus, Dera)
Türkmenlerin dillerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu gerçeği
masaya konmalıdır. "Dilin kaybedilmesi, milli kimliğin unutulması"
demektir. Bu nedenle:
Türkçe eğitim, sadece Türkmen bölgeleriyle sınırlı
kalmamalı, tüm Suriye sathına yayılmalıdır.
Halep'teki tarihi konaklar ve kültür merkezleri,
Türkçe'nin öğretildiği ve Türk kültürünün yaşatıldığı merkezlere
dönüştürülmelidir.
Devlet okullarında Türkçe müfredatı, "iletişimsel
ve kültürel bir yaklaşımla" (şarkı, drama, medya) desteklenmelidir.
6. Bölgesel Derinlik Analizi: Türkmen
Coğrafyasının Stratejik Önemi
Suriye Türkmen varlığı, homojen bir blok değildir. Her
bölge, farklı jeopolitik dinamikler ve stratejik öncelikler barındırır.
Halep, tarihi dokusu, nüfus yapısı ve ekonomik
potansiyeli ile Suriye Türkmenlerinin gayriresmi başkentidir.
Halep'in yeniden inşası, Türkmen iş insanlarının
öncülüğünde yapılmalıdır. Türkiye ile entegre serbest ticaret bölgeleri
kurularak, Halep-Antep sanayi hattı canlandırılmalıdır. Şehir merkezindeki tapu
kayıtlarının (savaşta tahrif edilen) düzeltilmesi, mülkiyetin asli sahiplerine
iadesi için hayati önemdedir.
Bayır-Bucak, Türkiye'nin Hatay sınırının güvenliği ve
Doğu Akdeniz jeopolitiği açısından en kritik noktadır. Bölge, rejimin ve
Rusya'nın en yoğun saldırılarına maruz kalmış, nüfus yapısı değiştirilmeye
çalışılmıştır.
Bölgedeki Türkmen komutanlar, "askeri olarak
yalnız bırakıldıklarını" ve "kendi imkanlarıyla direndiklerini"
ifade etmektedir.
Bayır-Bucak, özel statülü bir güvenlik bölgesi ilan
edilmelidir. Buradaki Türkmen varlığı, Nusayri nüfusun yoğun olduğu Lazkiye
kırsalında stratejik bir denge unsurudur. Bölgenin güvenliği, merkezi ordunun
bir parçası olarak yapılandırılmış "Özel Hudut Birlikleri"ne
(Türkmenlerden oluşan) verilmelidir.
Gözden en uzak ama stratejik olarak en kritik Türkmen
yerleşimleri Güney Suriye'dedir. İsrail sınırındaki Harra köyü ve Golan
Türkmenleri, Türkiye'nin İsrail sınırına komşu bir etki alanına sahip olması
anlamına gelmektedir.
Bu bölgelerdeki Türkmenlerin "unutulmuşluk"
psikolojisinden kurtarılması gerekir. Türkiye ile öğrenci değişim programları,
kültürel projeler ve mikro kalkınma yardımları ile bağlar güçlendirilmelidir.
Bu bölge, Türkiye'nin Ortadoğu politikasında bir "ileri karakol"
işlevi görebilir.
Hama ve Humus, rejimin en ağır şiddetine maruz kalan
Sünni-Türkmen havzasıdır. Bölge halkı, dindar kimliği ve Türk kökeni nedeniyle
çifte baskı görmüştür.
Bölgedeki tarımsal potansiyel (mikro krediler, tarım
aletleri desteği) kullanılarak geri dönüş teşvik edilmelidir. Arapça konuşan bu
kitleye yönelik yoğun bir Türkçe öğretim seferberliği başlatılmalıdır.
7. Sosyo-Politik İmar ve Geri Dönüş Lojistiği
Saha gözlemleri, Türkmenlerin askeri alandaki
başarısını (SMO) masada siyasi güce dönüştüremediğini göstermektedir. Şam'daki
kritik toplantılarda sivil Türkmen temsilcilerin bulunmaması, "asker var,
diplomat yok" sorunu doğurmaktadır. Elbette bunun için önce
bölünmüşlüğün ve aşiretçiliğin asgariye indirilmesi lazım.
Askeri komutanların gölgesinde kalmayan, eğitimli, dil
bilen ve müzakere yeteneği yüksek sivil bir "Yüksek Türkmen Konseyi"
oluşturulmalıdır. Bu yapı, Ahmed eş-Şara hükümeti ile doğrudan müzakere
yürütecek meşruiyete sahip olmalıdır.
Geri dönüş, sadece insanların sınırdan geçmesi değil,
hayatlarını idame ettirebilmesidir.
Tapu ve Mülkiyet: Savaş sırasında yakılan nüfus ve
tapu kayıtları, mülksüzleştirme politikasının aracı olmuştur. Türkiye'nin Tapu
Kadastro ve Osmanlı Arşivleri uzmanlığıyla, mülkiyet haklarının tescili için
ortak komisyonlar kurulmalıdır.
Ekonomik Teşvik: Dönüş yapanlara gümrük muafiyeti
(eşyalarını götürme hakkı) ve tarımsal başlangıç kitleri verilmelidir.
8. Sonuç ve Stratejik Yol Haritası
2026 yılı perspektifiyle, Suriye'de kartlar yeniden
dağıtılmaktadır. Türkmenler için bu dönem, yüz yıllık "fetret
devri"nin sona ermesi ve "Asli Kurucu Unsur" olarak tarih
sahnesine dönüş fırsatıdır. Ahmed eş-Şara'nın devletleşme vizyonu ve Kürtlere
yönelik açılımı, doğru yönetilirse Türkmenler için bir tehdit değil, bir emsal
ve kaldıraçtır.
Bu hedefe ulaşmak için izlenmesi gereken stratejik yol
haritası şöyledir:
Anayasal Tescil: Yeni Anayasa'nın giriş bölümünde,
"Suriye halkını oluşturan asli unsurlar" sayılırken Türkmenler açıkça
zikredilmeli; "azınlık" statüsü reddedilmelidir.
Dil Devrimi: Türkçe, Anayasal güvence ile
"Zorunlu İkinci Eğitim Dili" olarak kabul edilmeli; Türkiye mezunu
18.000 genç, bu eğitim seferberliğinin neferleri olarak devlet kadrolarına
atanmalıdır.
Güvenlik ve Toprak: SDG'nin tasfiyesiyle boşalan
alanlarda (Menbiç, Rakka) ve Bayır-Bucak'ta güvenlik, Türkmen ağırlıklı
birliklerce sağlanmalıdır.
Ekonomik Entegrasyon: Türkmen
coğrafyası, Türkiye-Suriye ekonomik entegrasyonunun (ticaret yolları, sanayi
bölgeleri) ana havzası olarak planlanmalıdır.
Türk Devletler Teşkilatına Gözlemci Üye: Türkmenlerin
kurucu asli unsur olarak anayasal düzeyde ifade edileceği bir zeminde Suriye
veya Suriye Türkmenleri Türk Devletler Teşkilatı’na gözlemci üye olarak
alınmalıdır.
Suriye'nin geleceği, etnik ve mezhepsel fay hatlarının
yönetilmesine bağlıdır. Türkmenler, bu fay hatlarını birleştiren "ulusal
çimento"dur. Onların asli unsur olarak tanınmadığı bir Suriye, ne istikrara
kavuşabilir ne de Türkiye için güvenli bir komşu olabilir. Zafer, ancak
Türkmenlerin kendi yurtlarında, kendi dilleriyle ve kendi iradeleriyle
"devletin sahibi" olduğu gün tamamlanacaktır.






Yorumlar