DOLAR 42,4433 EURO 49,3649 STERLİN 56,4180 GRAM ALTIN 5.663,63 BIST 100 10.914,65 BITCOIN $90.956
Facebook TwitterX Instagram YouTube

Arama Haber Code Logo Arama

HABERLER

Cemal Akkuş: Türkmenlerin azınlık olarak görülmesi kabul edilemez

Türk Dünyası Yörük Türkmen Birliği Genel Sekreteri Cemal Akkuş, Suriye’de 2026 itibarıyla şekillenen yeni siyasi ve idari yapının, Türkmenler açısından tarihi bir fırsat sunduğunu belirtti. Akkuş, yayımladığı değerlendirmede, Suriye Türkmenlerinin “azınlık” değil, yeni devlet yapısında asli kurucu unsur olarak tanımlanması gerektiğini vurguladı.

Giriş: 24.01.2026 17:39 | Güncelleme: 24.01.2026 17:42
Paylaş
Cemal Akkuş: Türkmenlerin azınlık olarak görülmesi kabul edilemez

Cemal Akkuş'un yazısının tamamı şu şekilde: 

1. Giriş: "Zafer Sonrası" Dönemde Suriye'nin Dönüşümü ve Yeni Yapılanma

2011 Mart ayında Dera'da başlayan halk hareketlerinin on beş yılı aşkın bir süreye yayılan evrimi, uzun, sancılı ve belirsiz bir zaman diliminden sonra 2026 yılı itibarıyla Suriye'yi tarihsel bir kırılma noktasına taşımış bulunmaktadır. Beşar Esed rejiminin Şam'daki otoritesini kaybetmesi, askeri muhalefetin İdlib'den başlayan ve başkente ulaşan stratejik yürüyüşü ve başta ABD’nin bölgeden çekilme kararı olmak üzere uluslararası güç dengelerinin yeniden şekillenmesi, "Yeni Suriye" kavramını teorik bir tartışma olmaktan çıkarıp sahadaki somut bir gerçekliğe dönüştürmüştür. Sahadan elde edilen veriler, bu yeni dönemin sadece askeri bir zafer değil, aynı zamanda sosyolojik ve idari bir "yeniden kuruluş" süreci olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu süreçte, Suriye'nin demografik ve siyasi omurgasını oluşturan unsurların statüsü yeniden tanımlanmaktadır. Bu raporun temel odak noktası, yüzyılı aşkın süredir "azınlık" psikolojisine itilmiş, asimilasyon politikalarıyla erozyona uğratılmış Suriye Türkmenlerinin, yeni anayasal düzende "Asli Kurucu Unsur" olarak konumlanmasının gerekliliğidir. Bu gereklilik, sadece Türkmen toplumunun tarihsel haklarıyla sınırlı bir talep değil, Suriye'nin toprak bütünlüğünün, iç barışının ve Türkiye'nin güney jeopolitiğinin teminatı olan stratejik bir zorunluluktur.

2. Şara Dönemi ve "Devlet Aklı"nın İnşası: Siyasal Doktrin Analizi

2024 yılının sonlarından itibaren sinyalleri verilen ve 2026 başında somutlaşan en kritik gelişme, muhalif liderliğin yönetim paradigmasındaki köklü değişimdir. Ahmed eş-Şara'nın, 2024 Aralık ayında yaptığı "Suriye'yi yönetmek için devrimci zihniyetten devletçi zihniyete geçilmesi ve sürdürülebilir istikrarın sağlanması" yönündeki açıklaması, yeni dönemin manifestosu niteliğindedir. Bu doktrin, silahlı grupların yerel otoritelerine dayalı parçalı yapının sonlandırılarak, kurumsal, hiyerarşik ve bürokratik bir devlet mekanizmasının inşasını öngörmektedir.

Bu geçiş sürecinin en büyük destekçisi ise Türkiye olmuştur. Yapılan tüm iç siyasi eleştiriler ve temkinli yaklaşımlara rağmen olması gereken olmuş ve sosyolojik ve tarihsel gerçekliğe uygun bir yapılanma süreci yaşanır hale gelmiştir. Ortadoğu’da vekalet savaşlarının sonlandırılması kararı, ABD’nin stratejik olarak sahadan çekilme zorunluluğu, Kürtler adına hareket iddiasındaki yapıların uluslararası terör örgütü olduklarının açık bir şekilde orta çıkması ve devlet bilincine erişmekten çok uzak olduklarının açıkça görülmesi bugünün gerçekliğini oluşturan temel unsurlardır.

Geçtiğimiz günlerde Ahmed eş-Şara tarafından yayınlanan ve Kürt halkının haklarını güvence altına alan kararname, Yeni Suriye'nin iç barış stratejisinin en belirgin hamlesidir. Şara'nın, "Ey Kürt halkımız, Selahaddin'in torunları" hitabı, basit bir retorik değil, bilinçli bir tarihsel-teolojik referanstır.

Bu bildirinin stratejik kodları şunlardır:

Etnik Milliyetçiliğin İslamileştirilmesi: Şara, Kürtleri PKK/PYD'nin seküler-Marksist ideolojisinden koparmak için "Selahaddin Eyyubi" metaforunu kullanmaktadır. Bu, Kürtleri "ayrılıkçı bir unsur" olmaktan çıkarıp, İslam medeniyetinin ve ortak vatanın "kurucu ve koruyucu unsuru" olarak tanımlama girişimidir.

Baas Mirasının Reddi: "Bir Arabın bir Kürde üstünlüğü yoktur" sözü, Baas rejiminin on yıllardır sürdürdüğü şovenist Arap milliyetçiliği politikalarının resmen sonlandırıldığını ilan etmektedir.

Hukuki Güvence ve Ademi Merkeziyetçilik: Kürtlerin haklarının "yasayla güvence altına alınması" ve federalizm yerine "ademi merkeziyetçilik" vurgusu, devletin üniter yapısı içinde yerel özerkliklerin tanınacağı hibrit bir modele işaret etmektedir.

Bu bildiri, Türkmen siyasi aklı için hayati bir emsal teşkil etmektedir. Eğer sistem, Kürt kimliğini "Selahaddin" referansıyla onurlandırıp hukuki güvenceye alıyorsa; Suriye'nin kurucu unsuru olan Türkmenlerin de "Selçuklu Atabeyleri, Nureddin Zengi veya Osmanlı bakiyesi" olarak, benzer ve hatta daha ileri düzeyde bir statüyle tanımlanması bir lütuf değil, stratejik bir simetridir. Kürtlere "ayrılık dışında her şeyin masada olduğu" bir ortamda, Türkmenlerin hak taleplerinin "azınlık hakları" çerçevesine sıkıştırılması kabul edilemez.

3. Jeopolitik Temizlik: SDG'nin Tasfiyesi ve Fırat'ın Doğusunda Yeni Güvenlik Mimarisi

Suriye'nin kuzeydoğusunda ABD desteğiyle varlığını sürdüren PKK (SDG), 2025 yılının ikinci yarısından itibaren sürdürülemez bir jeopolitik baskı altına girmiştir. Türkiye'nin kararlı askeri duruşu ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Ağustos 2025'teki "ağır silahların teslimi ve yabancı savaşçıların ihracı" konusundaki ültimatomu, sürecin katalizörü olmuştur.

18 Ocak 2026'da ilan edilen ateşkes ve SDG'nin Suriye ulusal ordusuna entegre olmayı kabul etmesi, "Rojava Projesi"nin fiilen ve hukuken sonu anlamına gelmektedir. SDG'nin petrol ve doğalgaz sahaları ile gümrük kapılarını merkezi hükümete devretmesi, örgütün ekonomik özerkliğini yitirmesine ve devletleşme iddiasının çökmesine neden olmuştur. ABD'nin örgütle stratejik anlaşmasının sona erdiğini ilan etmesi ise sürece son noktayı koymuştur.

SDG'nin tasfiyesi, özellikle Rakka, Tel Abyad, Resulayn ve Menbiç hattındaki Türkmen varlığı için hayati bir gelişmedir. Saha gözlemleri, SDG/PYD/PKK işgali altındaki bölgelerde Türkmenlerin maruz kaldığı asimilasyonu çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Özellikle Karakeçili aşiretine mensup bazı ailelerin, baskı ve manipülasyon sonucu kendilerini Kürt zanneder hale gelmesi, SDG'nin sadece askeri bir işgal değil, kültürel bir soykırım aracı olduğunu göstermektedir.

Yeni Dönem Stratejisi:

Mülkiyet Restorasyonu: SDG tarafından el konulan Türkmen arazilerinin, köylerinin ve işletmelerinin iadesi süreci, yeni kurulan hukuk komisyonlarının öncelikli gündemi olmalıdır.

Kimlik İhyası: Menbiç ve Rakka'da, SDG'nin ideolojik endoktrinasyonuna maruz kalan genç kuşaklar için, Türk kimliğinin ve tarihinin anlatıldığı rehabilitasyon programları devreye sokulmalıdır.

Güvenlik: Menbiç'te tespit edilen tünel ağları ve tuzaklanan mayınlar, geri dönüşün önündeki en büyük engeldir. Bu bölgelerin temizlenmesi ve güvenliğinin, bölgenin yerlisi olan Türkmen birliklerine verilmesi gerekmektedir.

4. "Azınlık" Değil "Asli Kurucu Unsur"

Uluslararası raporlarda ve Batı medyasında Suriye Türkmenleri, genellikle marjinal bir azınlık grubu olarak gösterilmektedir. Ancak 2025 yılında yapılan kapsamlı saha çalışmaları ve çalıştaylar, bu algının sahadaki gerçeklikle örtüşmediğini kanıtlamaktadır. Görünür durumdaki %13,5 - 15 oranındaki Türkmen nüfusa asimile/saklı %15-18 arası Türkmen nüfusu da dahil ettiğinizde %30 civasında Türkmen bakiyesi bir nüfusun söz konusu olduğu açıkça görülecektir.

"Azınlık" kavramı, uluslararası hukukta korunma gerektiren, edilgen ve yönetilen bir grubu ifade eder. Oysa Türkmenler, 1000 yılı aşkın süredir Suriye'nin yönetici sınıfını, askeri elitini ve toprak sahibi aristokrasisini oluşturmuştur. Yeni dönemde Türkmenlerin statüsü şu üç temel üzerine oturmalıdır:

Kurucu Ortaklık: Türkmenler, Suriye'nin yeni anayasasında, Araplarla birlikte devletin "kurucu ortağı" olarak tanımlanmalıdır. Bu, sadece kültürel haklar değil, egemenliğin paylaşımı anlamına gelir.

Siyasi Temsil Simetrisi: Sahada Suriye Milli Ordusu'nun (SMO) ana omurgasını oluşturan Türkmenlerin, sivil siyasette aynı ağırlıkla temsil edilmediği görülmektedir. 29 Ocak 2025 Şam toplantısında sivil Türkmen temsilcisinin bulunmaması, ciddi bir "siyasi temsil krizi"ne işaret etmektedir. Askeri gücün sivil bürokrasiye tahvili, yeni dönemin en kritik görevidir.

Coğrafi Çimento: Türkmenler, Kürtler gibi belirli bir bölgeye (Kuzeydoğu) sıkışmış değildir. Bayır-Bucak'tan Golan'a, Halep'ten Şam'a kadar ülkenin tüm stratejik hatlarına yayılmışlardır. Bu da onları, Suriye'nin toprak bütünlüğünün doğal garantörü ve "ulusal çimentosu" yapmaktadır.

5. Stratejik Enstrüman Olarak Dil: Türkçe'nin Resmi ve Eğitim Dili Olması

Eğitim ve dil politikaları, bir toplumun gelecekteki konumunu belirleyen en önemli parametredir. 

Mevcut Suriye Anayasası sadece Arapça'yı resmi dil kabul etmektedir. Ancak Türkiye ile oluşan derin ekonomik ve sosyal entegrasyon, bu paradigmanın değişmesini zorunlu kılmaktadır. Türkçe'nin statüsü şu şekilde formüle edilmelidir:

Resmi Dil Statüsü: Arapça devletin birinci resmi dili olmaya devam ederken, Türkçe, Anayasal güvence altına alınmış "Zorunlu İkinci Eğitim Dili" olmalıdır.

Gerekçe: "Türkçe, ülkenin ekonomik kalkınması, uluslararası entegrasyonu ve Türkiye’den geri dönecek öğrencilerin eğitim devamlılığı için stratejik öneme sahiptir".

Uygulama: Mevcut sistemde zorunlu yabancı dil olarak okutulan İngilizce veya Fransızca'nın yerine, Türkiye ile sınırı olan, ticaretini Türkiye üzerinden yapan ve 1.25 milyon öğrencisi Türk eğitim sisteminden geçmiş bir ülke için Türkçe'nin ikame edilmesi rasyonel bir zorunluluktur.

Suriye'nin yeniden inşasında en büyük kaynak, Türkiye'de yetişmiş insan gücüdür.

Sayısal Veriler: Türkiye'de eğitim gören ve Türkiye'nin Suriye'de desteklediği toplam öğrenci sayısı 1.250.000 civarındadır. Yükseköğretimde ise 65.000 öğrenci ve 18.000 YTB destekli mezun bulunmaktadır.

Stratejik Rol: Bu 18.000 mezun (doktor, mühendis, öğretmen), Yeni Suriye bürokrasisinin çekirdeğini oluşturmalıdır. Bu kitle, ülkenin "yumuşak gücü" olarak seferber edilmelidir.

Denklik ve Sınavlar: Türkçe, sadece bir ders olmaktan çıkıp, LGS/YKS benzeri merkezi sınavlarda bir seçenek ve belirleyici bir branş haline getirilmelidir. Türkiye'den dönen öğrencilerin diplomalarının otomatik denkliği sağlanmalıdır.

Halep dışındaki bölgelerde (Hama, Humus, Dera) Türkmenlerin dillerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu gerçeği masaya konmalıdır. "Dilin kaybedilmesi, milli kimliğin unutulması" demektir. Bu nedenle:

Türkçe eğitim, sadece Türkmen bölgeleriyle sınırlı kalmamalı, tüm Suriye sathına yayılmalıdır.

Halep'teki tarihi konaklar ve kültür merkezleri, Türkçe'nin öğretildiği ve Türk kültürünün yaşatıldığı merkezlere dönüştürülmelidir.

Devlet okullarında Türkçe müfredatı, "iletişimsel ve kültürel bir yaklaşımla" (şarkı, drama, medya) desteklenmelidir.

6. Bölgesel Derinlik Analizi: Türkmen Coğrafyasının Stratejik Önemi

Suriye Türkmen varlığı, homojen bir blok değildir. Her bölge, farklı jeopolitik dinamikler ve stratejik öncelikler barındırır.

Halep, tarihi dokusu, nüfus yapısı ve ekonomik potansiyeli ile Suriye Türkmenlerinin gayriresmi başkentidir.

Halep'in yeniden inşası, Türkmen iş insanlarının öncülüğünde yapılmalıdır. Türkiye ile entegre serbest ticaret bölgeleri kurularak, Halep-Antep sanayi hattı canlandırılmalıdır. Şehir merkezindeki tapu kayıtlarının (savaşta tahrif edilen) düzeltilmesi, mülkiyetin asli sahiplerine iadesi için hayati önemdedir.

Bayır-Bucak, Türkiye'nin Hatay sınırının güvenliği ve Doğu Akdeniz jeopolitiği açısından en kritik noktadır. Bölge, rejimin ve Rusya'nın en yoğun saldırılarına maruz kalmış, nüfus yapısı değiştirilmeye çalışılmıştır.

Bölgedeki Türkmen komutanlar, "askeri olarak yalnız bırakıldıklarını" ve "kendi imkanlarıyla direndiklerini" ifade etmektedir.

Bayır-Bucak, özel statülü bir güvenlik bölgesi ilan edilmelidir. Buradaki Türkmen varlığı, Nusayri nüfusun yoğun olduğu Lazkiye kırsalında stratejik bir denge unsurudur. Bölgenin güvenliği, merkezi ordunun bir parçası olarak yapılandırılmış "Özel Hudut Birlikleri"ne (Türkmenlerden oluşan) verilmelidir.

Gözden en uzak ama stratejik olarak en kritik Türkmen yerleşimleri Güney Suriye'dedir. İsrail sınırındaki Harra köyü ve Golan Türkmenleri, Türkiye'nin İsrail sınırına komşu bir etki alanına sahip olması anlamına gelmektedir.

Bu bölgelerdeki Türkmenlerin "unutulmuşluk" psikolojisinden kurtarılması gerekir. Türkiye ile öğrenci değişim programları, kültürel projeler ve mikro kalkınma yardımları ile bağlar güçlendirilmelidir. Bu bölge, Türkiye'nin Ortadoğu politikasında bir "ileri karakol" işlevi görebilir.

Hama ve Humus, rejimin en ağır şiddetine maruz kalan Sünni-Türkmen havzasıdır. Bölge halkı, dindar kimliği ve Türk kökeni nedeniyle çifte baskı görmüştür.

Bölgedeki tarımsal potansiyel (mikro krediler, tarım aletleri desteği) kullanılarak geri dönüş teşvik edilmelidir. Arapça konuşan bu kitleye yönelik yoğun bir Türkçe öğretim seferberliği başlatılmalıdır.

7. Sosyo-Politik İmar ve Geri Dönüş Lojistiği

Saha gözlemleri, Türkmenlerin askeri alandaki başarısını (SMO) masada siyasi güce dönüştüremediğini göstermektedir. Şam'daki kritik toplantılarda sivil Türkmen temsilcilerin bulunmaması, "asker var, diplomat yok" sorunu doğurmaktadır. Elbette bunun için önce bölünmüşlüğün ve aşiretçiliğin asgariye indirilmesi lazım.

Askeri komutanların gölgesinde kalmayan, eğitimli, dil bilen ve müzakere yeteneği yüksek sivil bir "Yüksek Türkmen Konseyi" oluşturulmalıdır. Bu yapı, Ahmed eş-Şara hükümeti ile doğrudan müzakere yürütecek meşruiyete sahip olmalıdır.

Geri dönüş, sadece insanların sınırdan geçmesi değil, hayatlarını idame ettirebilmesidir.

Tapu ve Mülkiyet: Savaş sırasında yakılan nüfus ve tapu kayıtları, mülksüzleştirme politikasının aracı olmuştur. Türkiye'nin Tapu Kadastro ve Osmanlı Arşivleri uzmanlığıyla, mülkiyet haklarının tescili için ortak komisyonlar kurulmalıdır.

Ekonomik Teşvik: Dönüş yapanlara gümrük muafiyeti (eşyalarını götürme hakkı) ve tarımsal başlangıç kitleri verilmelidir.

8. Sonuç ve Stratejik Yol Haritası

2026 yılı perspektifiyle, Suriye'de kartlar yeniden dağıtılmaktadır. Türkmenler için bu dönem, yüz yıllık "fetret devri"nin sona ermesi ve "Asli Kurucu Unsur" olarak tarih sahnesine dönüş fırsatıdır. Ahmed eş-Şara'nın devletleşme vizyonu ve Kürtlere yönelik açılımı, doğru yönetilirse Türkmenler için bir tehdit değil, bir emsal ve kaldıraçtır.

Bu hedefe ulaşmak için izlenmesi gereken stratejik yol haritası şöyledir:

Anayasal Tescil: Yeni Anayasa'nın giriş bölümünde, "Suriye halkını oluşturan asli unsurlar" sayılırken Türkmenler açıkça zikredilmeli; "azınlık" statüsü reddedilmelidir.

Dil Devrimi: Türkçe, Anayasal güvence ile "Zorunlu İkinci Eğitim Dili" olarak kabul edilmeli; Türkiye mezunu 18.000 genç, bu eğitim seferberliğinin neferleri olarak devlet kadrolarına atanmalıdır.

Güvenlik ve Toprak: SDG'nin tasfiyesiyle boşalan alanlarda (Menbiç, Rakka) ve Bayır-Bucak'ta güvenlik, Türkmen ağırlıklı birliklerce sağlanmalıdır.

Ekonomik Entegrasyon: Türkmen coğrafyası, Türkiye-Suriye ekonomik entegrasyonunun (ticaret yolları, sanayi bölgeleri) ana havzası olarak planlanmalıdır.

Türk Devletler Teşkilatına Gözlemci Üye: Türkmenlerin kurucu asli unsur olarak anayasal düzeyde ifade edileceği bir zeminde Suriye veya Suriye Türkmenleri Türk Devletler Teşkilatı’na gözlemci üye olarak alınmalıdır.

Suriye'nin geleceği, etnik ve mezhepsel fay hatlarının yönetilmesine bağlıdır. Türkmenler, bu fay hatlarını birleştiren "ulusal çimento"dur. Onların asli unsur olarak tanınmadığı bir Suriye, ne istikrara kavuşabilir ne de Türkiye için güvenli bir komşu olabilir. Zafer, ancak Türkmenlerin kendi yurtlarında, kendi dilleriyle ve kendi iradeleriyle "devletin sahibi" olduğu gün tamamlanacaktır.

 

Yorumlar

Haber Arama